GELİŞİM

Allah Kentinin İşçisi

Allah Kentinin İşçisi
Tarihin akışı içerisinde fevkalâde basit bir an belki lâkin biz yedi gencin yaşadığı en heyecanlı dakikalar. Bir İstanbul seyahatindeyiz ve ilk duraklarımızdan biri Diriliş Yayınları. Kapısının önünde onu bekliyoruz. Her geçen dakika kalp ritimlerimiz bir süvari gibi hızlanıyor. O zamanlar henüz sadece birkaç kitabıyla tanış olmuşuz, yine de gönüllerimizde bitimsiz bir sevgi ve hürmet var ona karşı. Bu hürmet ve sevgiye sebep için Diriliş Neslinin Amentüsü kitabının içimize inşa ettiği o dünya yeter. Evet, bu sefer yaklaşan O ve yanında birkaç yoldaşı. Peşleri sıra biz de giriyoruz Sezai Karakoç’un fikirhanesine ve bizimle birlikte ziyaret için gelen birkaç kişi daha. 

Üzerinden yıllar geçti, konuşulanları tam olarak hatırlayamıyorum. Lâkin o gün, o küçük odada üstâdın konuşmaktansa daha çok sustuğunu anımsıyorum. Üstâd bizi bir sessizlik sofrasına buyur ediyor, ruhların kendi aralarında rabıtası başlıyor gibiydi.  O meşhur ve bir o kadar da meçhûl olan Mona Rosa şiirindeki “Anla Mona Rosa, ben öteliyim” dizesi, üstadın yüzüne ve titreyen ellerine baktıkça zihnimde yankılanıyordu. Henüz Sezai Karakoç’un fikir dünyasını bildiğimi söyleyemezdim, o gün yalnızca lisan-ı hâl ile içimizi işlemişti ve kalbimize bir sekînet armağan etmişti. 

Bir sonraki yıl da tekrar görmek, fikirhanesine vâsıl olmak nasip olmuştu. Bu sefer üstâdın ve diğer büyüklerimizin içimize ektiği tohumların bizdeki ilk filizi olan, imam-hatip lisesinde çıkarttığımız Mefkûre dergisini üstâda takdîm etmekle de müşerref olmuştuk.  Rasim Özdenören, Sezai Karakoç’la ilk tanıştığı zamanlarda “Yazı ve şiirlerini aşan bir kişilikle karşılaştım. Böyle bir insanın yazdığı bir dünyada, yazmanın gereksiz ve anlamsız olduğunu düşündüm.” diyor ve o dönem yazmaya ara veriyor. Bizse, üstâdın fikir dünyasının talebeleriyiz, ancak hikâyemizin onunla ve onun kitaplarıyla birleştiği yerden gönül diliyle bahsedebiliriz ondan.

Allah buyuruyor ki; “Biz sizi insanlığa şahitler olmanız, peygamberler de size şahitler olması için vasat bir ümmet kıldık.” (Bakara/143). İlk insanın yeryüzüne gönderilişiyle birlikte hakikatin bilgisi de verilmiştir insanoğluna ki ilk insan Hz. Âdem aleyhisselam bir peygamberdir. Bununla birlikte insan nefsi şeytanın çağrısına da kulak verecek, Allah’ın ışığını inkâr etmeye yeltenecek ve hakikati perdelemeye çalışacaktır. İnsanlık tarihi kadar eski olan hak ve bâtıl mücadelesinin hülâsasıdır bu. İnsanlığa şahit olmak, yani müminlerden olmanın teklifini ve kurtuluşun müjdesini çağlara ve iklimlere taşımaktır.  “Dünya kavgasına, dünya için ve dünya adına değil, Allah için katılma. Kavgaya, ebedî barış için katılma.” diye anlatıyor bunu Sezai Karakoç. Vasat bir ümmet ise aşırılığın ve nemelâzımcılığın uçurumlarından uzak, “iyi nedir?”, “güzel kimdir?”, “adalet nasıldır?” diye sorulduğunda cevabının onlarda arandığı, hakikat bilgisinin vücud bulduğu müminler topluluğudur. “Biz masalını yitirmiş bir ümmetiz.” derdi sevdiğim bir hocam. Havsalası yorgun, geçmişi bulanık, geleceğe takatsiz, şimdi akıp giden zamana yetişemeyen bir ümmet. Sezai Karakoç, dünya denen bu oyun sahnesinde hafızasını yitirmiş bu ümmete rolünü fısıldayan bir suflör. Kendi tanımıyla bir “Diriliş Eri” ve “Allah Kentinin İşçisi”. Bu çağın tanığı, günün adamı değil “dem bu demdir” sırrına vâkıf olmuş “dem”in adamı. Sezai Karakoç tek başına bir ümmet.

Üstâdın, sınırlarını bizim tahmin edemeyeceğimiz kadar geniş ve derin,  gönül âleminden, elli altı adet kitabıyla bir üniversiteye denk olan fikir dünyasından bahsetmek için lügatimizdeki hangi kelimeleri kullanırsak kullanalım kâfi olmayacak. Sezai Karakoç’un fikir ve gönül âleminin anahtar kelimesi “diriliş” kavramıdır. Diriliş kavramıyla birlikte ilk hatırımıza gelen “ba’sü ba’de'l mevt” yani ölümden sonra ruhların bedenle birlikte yeniden dirileceği hesap günüdür. O gün insanoğlunun hiçbir kaçışı bulunmayacak, insan dünyadaki amelleriyle haşrolunacaktır. Diriliş kavramının atfetildiği bir nokta da bu olmakla beraber, Sezai Karakoç aslen içinde var olduğumuz andaki “diriliş”e dikkatimizi çekmektedir. “Var oluşumuzun bahâsı nedir?”, “Var oluşumuz nereye değer?” sorularıyla metafizik bir âleme davet eder; fizikten ötesini idrak edemeyen aklımızı, kalbin aklına çağırır. 

Niçin var olmuştur bunca eşya? Gökyüzünün sonsuz maviliği, ufku görünmeyen denizler, her şey en mükemmel şekilde nasıl ve niçin var olmuştur? Bu mahlukât niçin insanın hizmetine tâbi tutulmuştur? İnsan niçin değerlidir ve ne beklenmektedir insandan? Bu sorular insan için hayatî sorulardır. Bu soruları cevaplayarak yahut bu sorulara cevap arayarak inşa edecektir dünyasını insan. Cevaplar yoldadır ve yolun sonunda “Tanrı ışığı” vardır. Anlamsızlıkları anlama, tezatları uyuma, inkâr bataklığını gül bahçesine çevirecektir “Tanrı ışığı”. Sezai Karakoç, “Diriliş, yeniden doğuş demektir. Tekrar kendi özünü hatırlamak, kendini bulmak ve geçmişle irtibat kurarak geleceğe yeni ve taze çıkmaktır.” şeklinde açıklamıştır bu kavramı. Biz de “dirilmeden önce dirilmek” diyerek toparlayabiliriz söyleyeceklerimizi; her nefsin ölümü tadacağı fâni dünyada, “diriliş günü” yani hesap günü gelmeden, dirilmeliyiz ki o gün geldiğinde Allah’ın sonsuz rahmetine erişemeyenlerden olmayalım. Kendi anlam dünyasını inşa ederek yeniden doğan insan bununla iktifa etmeyecek, içinde yaşadığı dünyayı da kendi teklifine itimad ederek yeniden inşa ve ihyâ edecektir. Bu anlamda diriliş, insanlığın kurutuluş reçetesidir. 

Buna binaen, Sezai Karakoç okumalarımızda öne çıkan ikinci kavram “medeniyet”tir. Efendimiz (s.a.v)’in tebliğiyle birlikte tohumları atılan İslam medeniyeti, kısa bir süre içerisinde devletleşiyor, sahabe efendilerimizin fetihleriyle İslam meşrıktan mağribe fevc fevc yayılıyordu. Müslümanlar bilim ve sanatın her dalında söz söylüyor, insanlığın mirasını İslam’da sentezliyor ve insanlığa büyük hizmetler sunuyorlardı. Birkaç yüzyıl sonra Moğol akınları, Haçlı Seferleri, art arda Batı’da gerçekleşen devrimler ve reformlar, görünen görünmeyen sebeplerle artık medeniyetimizin geri kaldığı hatta çöktüğü iddia ediliyor, medeniyetimize dair ne varsa tarihin sırlı odalarına gömülüyordu. Güçlü olanların sınırlarını çizdiği coğrafyalarda, yine güçlü olanların yazdığı bir tarih okutuluyor, dinlediğimiz müziklerden giydiğimiz kıyafetlere kadar büyük bir değişim geçiriyor, yaşananlar sorgulanmıyor, sorgulayanlarınsa arayışları karşılıksız kalıyordu. Müslüman coğrafyalar savaşlarla, türlü zulümlerle işgal edilmekle beraber gönlümüz ve zihnimiz de işgal edildi. Yöneticiler, aydınlar ve halk arasında artık İslam medeniyetine dair şüpheler doğdu ve umutsuzluğa mahkûm edildik. 

Sezai Karakoç, medeniyetimizin yaşadığı bu büyük krizi inceliyor ve buna çözüm olarak “Allah medeniyetidir tez.” diyor. “İnançların güçlenmesi ve İslâm yaşantısının geri gelmesi, ancak ve ancak, aydınların öncülüğüyle ve örgütlenişiyle, ruhun dirilişiyle, inanç, ahlâk, estetik ve bilim yaşayışına kadar bütün boyutlarıyla yeniden canlanması suretiyle mümkün ve kalıcı olacaktır. Temel tez, MEDENİYET TEZİ’dir.” diyerek bize bir yol çiziyor aynı zamanda. Sezai Karakoç, bizi umuda, yeniden inanmaya davet ediyor, “Müslümanların düşüşleri ne kadar uzun ve derin bir tahribatla sürerse sürsün, bir gün, kendilerine gelecekler, bu krizin iç hesaplaşmasını yapacaklar. Batı medeniyetinin ruhlara saçtığı umutsuzluk tohumlarını ayıklayacaklar, metafizikten ekonomiye, en teorik plandan en pratik alana kadar yeniden her noktayı gözden geçirip dirilişlerini gerçekleştirecekler, gerek kendileri ve gerek tarihin büyük çıkmazına saplanan insanlık için yeni bir hakikat medeniyeti çağını açacaklar. Yeter ki, o şuurda, o bilgide, o ahlâk ve erdemde, o inanç ve güvende insanlardan oluşan idealistler ordusu gelmiş olsun.”

Bizler bugün hem gönüllerin hem şehirlerin işgal edildiği bu zor zamanlarda menzilimizi ararken yolda onunla karşılıyoruz. Ümmetin bu savruluşu içinde o vicdanımızın en zarif haykırışı oluyor; “Çin'deki bir Müslümanı Kuzey Afrika’daki bir Müslüman düşünmedikçe bir gün ikisi de hürriyetini yitirecektir.” diyor. “İslam milleti” olarak yekvücut olmaya çağrı yapıyor. Bizler bugün hâlâ onun kutlu çağrısını duyabiliyoruz ve ona şahitlik ediyoruz. Sezai Karakoç üstâdımız bugün seksen beş yaşında ve onun varlığı bizi “diri" tutuyor, “diriliş"in misyonunu omuzlarımıza yüklüyor. 

Konferans esnasında bir yazar “Sezai Karakoç'un yaşadığı bir zaman diliminde yaşıyoruz, kıymetini bilin, kendinize gelin.” demişti, unutamam. Her birimiz lisede, üniversitede, medresede, ilim için diz çöktüğümüz her yerde kendi dirilişimizle birlikte gelecek olan İslam medeniyeti dirilişinin umudunu ve sorumluluğunu taşıyoruz. Bilim, kültür, edebiyat, sanat ve siyaset gibi cihadın ilim cephesindeki mücadelemiz ölçüsünde yaklaşıyoruz İslam'ın gelecek yüzyılına ve mazlumların yüzlerinin güleceği, adaletin tecelli edeceği o güne. 

 

 

YAZAR HAKKINDA
Selvanur Demircan
Selvanur Demircan
Genç İstikbal Dergisi Yazarı
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yazarın başka yazısı bulunmamaktadır.
Â'mâk-ı Hayal