ROPÖRTAJ

Bertan RONA Röportajı

Bertan RONA Röportajı
Bertan Rona, 1978 yılında Malatya’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini İzmir’de yaptı. Lisans ve yüksek lisansını 2000-2006 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın kompozisyon (bestecilik) bölümünde tamamladı. 2006-2010 yılları arasında İstanbul’da çalışan Rona, Bilgi Üniversitesi’nde hocalık yaptı; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı Müzikoloji Bölümü’nden doktora derecesi aldı. Bertan Rona, besteci, koro şefi ve librettist olarak pek çok ulusal ve uluslararası festivale katıldı. 2014 yılında dünya prömiyeri yapılan “Hekimoğlu” operasının librettosunu yazdı. Çeşitli dergilere düzenli olarak yazılar yazan Rona’nın şiir, öykü ve serbest metinlerinden oluşan “İstanbul Koşu(k)ları” ve müzikolojik içerikli “Grup Buluşum” adlı iki kitabı yayımlandı. Rona, 2010 yılından bu yana koro şefi, rejisör ve sanat danışmanı olarak etkinliklerini Samsun Devlet Opera ve Balesi’nde sürdürmekte ve “Bertan Rona ile Duyuşlar” adlı bir radyo programı yapmaktadır.

 

S) Öncelikle bizimle röportaj yapmayı niçin kabul ettiniz?

C) İki nedenden dolayı: Birincisi, benimle röportaj yapmayı talep ettiniz. Ben talep kavramını çok önemseyen biriyim. Talep, her şeyden evvel, öğrenme açısından önemlidir. Çünkü talep etmeyen öğrenemez. Bizim ilim-irfan geleneğimizde “talebe” kavramı, merkezî bir noktada bulunur. Ne demek “talebe?” “Talep eden, isteyen” demek.  Unutmayalım ki ancak isteyen kişi öğrenebilir, kendini geliştirebilir. Zorla tahsil, pek olumlu sonuç vermiyor. Buradan hareketle, hocanın neden asla talebesinin ayağına gitmediği anlaşılmıştır sanırım. Elbette ki bütün bunları siz benim talebem olduğunuz için söylemiyorum. Talep etmeyi bildiğiniz için söylüyorum. Bu toprakların çocukları bunu çok uzun bir zamandır unuttular. Röportaj isteğinizi kabul etmemin ilk nedeni, bu. Yani talep etmeniz. İkinci nedeni ise; sizin hayata bakışınızı, yapmak istediğiniz şeyleri ve niyetinizi kendime çok uzak bulmamam.

S) Biz, bu durumda talebeniz olamıyor muyuz yani hocam? (Gülüyor)

C) Rica ederim; neden olamayasınız? Tabii, kimin kimden ne öğreneceği pek belli olmaz; bunu da belirteyim. Ben hayatım boyunca talebelerimden çok şey öğrenmişimdir. Neyse... Bakın, bu modern şehir hayatı çok önemli bir olgu. Talebeler neden öğrenciye döndü? Neden öğrenci hiçbir şey öğrenmek istemese de her şey zorla kendisine yükleniyor? Çünkü birileri para kazanacak. Sadece okullar, öğretmenler (“öğretmen” kelimesi de büyük bir fecaattir) ve ders araç-gereçleri değil; dershaneler, dershanelerin yanındaki kafeler vs... Tüm bunlar bir endüstri oluşturuyor. Geçen gün, bir üniversite kampüsündeydim. Fakülte binalarının tam ortasında, “Yaşam Merkezi” isimli bir yapı vardı. Öğrenciler için yapılmış. “Yaşam Merkezi” dediği ne biliyor musun? Küçük bir alışveriş merkezi aslında. İçinde Burger King’ler, şunlar, bunlar… Yani modern “yaşamın” tüketmekten ibaret olduğunun bir itirafı. Siz de öğrenci olarak tüketecek, yani “okuyacaksınız” ki birileri kazansın. Bunun modern şehir hayatı ile bağlantısı ise şu: Öğrencileri toplu hâlde okullara doldurmaları, burjuvazinin sosyal iktidarı eline geçirmesinin sonucudur.

S) Hocam kökenbilim ile ilgileniyorsunuz. Kısa bir şekilde kökenbilimi tanıtabilir misiniz? Nedir, ne değildir?

C) Kökenbilim dediğimiz şeyin Frenkçe karşılığı, etimoloji. Türkçede 1930’lu ve 40’lı yıllardaki “öz Türkçe” ihaneti sırasında etimolojiye de köken bilimi denilmiş. Veya kökenbilim. Aslında ben pek çok şeyle ilgileniyorum. Meraklı bir tabiatım var: Devlet Opera ve Balesi’nde koro şefliği ve rejisörlük yapmaktayım, ama aslen kompozisyon, yani bestecilik bölümünü bitirdim. Müzikoloji üzerine doktora yaptım. Edebî çalışmalarım da oldu. Tüm bunları şunun için söylüyorum: Etimoloji benim ilgi alanlarımdan sadece bir tanesi ve ben çok yönlü olmasaydım etimolojiye de ilgi duymazdım. Neden? Çünkü beni, etimolojinin kültür tarihi ve felsefe ile alâkalı kısmı ilgilendiriyor. “Şu kelime şuradan geliyormuş; a ne kadar enteresan!” türünden oyunlar oynamak değil. Mesele, kelimelerin taşıdığı kavramların tarihsel serüveni. Yoksa ben kelimelerin nereden geldiğiyle niye ilgileneyim ki? Bir misal vereyim: “Kul” ile “köle” kelimelerinin aynı kökten gelmesi; bana bu iki kavram arasındaki tarihî bağlara veya ilk İslâm imparatorluğunun sosyo-kültürel yapısına dair bir şey söylüyorsa kıymetlidir. Bunun dışında etimoloji çok ilgimi çekmiyor.

S) Peki Hocam... Dediğiniz gibi etimoloji; bilim, sanat vb.den bağımsız değil. Kökenbilimin; sanat, edebiyat, düşünce ve felsefe ile olan etkileşimi nedir? Etimoloji neden önemlidir?

C) Aslında bu sorunun cevabını az önce verdim. Dediğim gibi: Kavramları taşıyan, kelimelerdir. Bu bağlamda kelime, kavramın mücessem hâlidir. Ben, kelimelerin taşıdığı kavramların nereden nereye geldiği ile ilgileniyorum; mesele bu. 

S) Kavram ve kelimeden bahsettiniz hocam. Bu durumla ilgili de bir sorum vardı.

C) Sen sormadan önce kısaca şunu belirteyim: Felsefe, kavramlar olmadan yapılamaz. Zaman zaman duyuyor veya şahit oluyorum. Biri, diyelim ki Kant’ın bir eserinin Türkçe çevirisini okuyor. Ardından da bir şey anlamayı umuyor. Peki ama acaba o çeviri nasıl yapıldı? Kant’a ait olan hangi kavram, mütercim tarafından hangi Türkçe terim ile karşılandı? Üstelik Türkçe, pek çok alanda terminoloji bakımından oldukça kararsız bir dil. O nedenle, felsefeyi özellikle çeviriden okuyorsak çok dikkatli olmalıyız. Çeviri mutlaka orijinal dilden yapılmış olmalı. Ve mümkünse, kavramların orijinal dildeki karşılıkları da parantez içinde verilmeli. 

S) Kelime ve kavram arasındaki farklar nelerdir hocam? Çoğu kelimeyi “içi boş” biliyoruz. Bugün bir sözlük yazmanın değeri nedir?

C) Çok enteresan; ben sorulara önceden cevap veriyorum galiba. (Gülüyor.) Biraz önce kelime ile kavram arasındaki farkı söyledim. Tabii, felsefedeki kelimeden bahsediyorum; her kelimeden değil. Burası önemli. Mesela, Almanca Einfühlung, kelimesi, gündelik dilde empati demektir. Ama estetik ilmi açısından bakarsak, daha dar ve somut bir anlamı vardır. Oysa “masa” kelimesinin böyle bir ıstılahi değeri yok. Sözlük bahsine gelince... Sözlük ne demektir? Sözlük; bir toplumun, bir milletin, bir medeniyetin tarih boyunca biriktirdiği kültürel hazinenin, o düşünsel hazinenin, âdeta elle tutulabilir hâlidir. Sözlük, yani “kamus”... Fransız İhtilâli, tarihin gördüğü en büyük alt üst oluştur. Kanımca, Ruslar’ın sosyalist Ekim Devrimi’nden çok çok daha önemlidir. Çünkü bu çalkantı ile feodalizmin, yerini kapitalizme bırakma süreci tamamlanmış oldu. Yani Fransız İhtilâli ile bir dünya yok oldu; yerine bir başkası ikame edildi. Bunları neden anlatıyorum, biliyor musun? Fransızlar her şeyi değiştirdikleri bu dönemde, belki de bir tek şeye dokunmadılar. Dillerine ve lügatlerine, yani kamuslarına, yani sözlüklerine... Bu öyle önemlidir ki, rahmetli Cemil Meriç, “Kamus, namustur” demişti. Peki biz ne yaptık? Özellikle cumhuriyetin ilk yıllarında “Şu kelime Arapça kökenli, şu kelime Farsça kökenli” diyerek büyük bir kıyım başlattık. Âdeta dilimizi değiştirdik. Ve aslen o dilin taşıdığı bütün bir medeniyeti terk etmiş, tarihsiz, köksüz ve soysuz bir insan topluluğu hâline geldik. Ecnebiler; toplarla, savaş uçaklarıyla yapamadıklarını, bununla yapmayı hedeflediler. Tabii bir de İslâm akidesinin temellerine saldırarak. Ama bu, bir bahs-i diğer... Eski yazı yerine Latin alfabesi geçirildiğinde, yüzlerce yıllık bir yazılı birikime ulaşma imkânı kalmadı. Bir müzikolog olarak kendi sahamdan misal vereyim: Bugün Süleymaniye Kütüphanesi veya Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi gibi yerlerde bulunan el yazması eserlere hâkim olmadan Osmanlı dönemi musikisi üzerine çalışabilir misin? Çalışamazsın. Eski yazı bilmeden nasıl okuyacaksın onları? Mümkün değil. Öyleyse Türkiye’de müzik bilimi gelişebilir mi? Bittabi gelişemez. Günümüzde gençler neden bir Hüseyin Rahmi Gürpınar romanını veya Elmalılı Hamdi Yazır Hocaefendi’nin meşhur tefsirini hiç olmazsa dil bakımından anlayamayacak durumda? İşte tüm bu söylediklerim nedeniyle. Demek ki kamus, gerçekten de namusmuş.

S) Hocam siz önden gittiğiniz için, soruyu sormadan önce bir bakıyorum hangisini okusam diye. (Gülüyor.)

C) Aslında önden gitmiyorum. Mesele ne, biliyor musun? Bütün konular birbiriyle bağlantılı. Bu da gayet normal. Zira tevhid ilmi ile anlamamızın emredildiği bir dünyada, âlemde yaşıyoruz. 

S) Evet hocam. Peki, etimoloji ile sömürge arasındaki bağı sorsam?

C) Biraz açman lazım. “Sömürge” derken neyi kastediyorsun?

S) Yani şu an sadece silahlı bir şekilde toprak işgali yok. Aynı şekilde, kültür işgali var. Kültürümüzle oynanıyor, hassasiyetlerimiz değiştiriliyor. Yani kökenbilimi ile bu durum arasındaki bağ nedir?

C) Bir ülke neden sömürgeleştirilir? Mesela Batı uygarlığı, Uzakdoğu ülkeleri ile Afrika ülkelerini neden sömürgeleştirdi? Onların zenginliklerinden istifade etmek için, değil mi? Peki kolonyalizasyon, yani sömürgecilik eğer silahsız da yapılabiliyorsa, topa ve tüfeğe ne gerek var? İşte bütün dünyada bunu yaptılar. Ve Türkiye’ye de bunu yapmak istiyorlar. Benim ülkem, benim milletim çok büyük bir medeniyetin bakiyesi olduğu için hâlâ buna kısmen de olsa direniyor. Ama biz eğer bugün Avrupalılar veya Amerikalılar gibi yaşıyorsak, onlar gibi düşünüyorsak, onlar gibi yiyip içiyorsak, onlar gibi giyiniyorsak ve onların markalarını satın alarak onları zengin ediyorsak, aynı amaca zaten ulaşmış oluyorlar. İşte bizim dilimizin, sözlüğümüzün, alfabemizin değiştirilmesinin asıl hedefi de buydu. İmanımızdan ve tarihimizden koparak, kendimizi unutmamız. Onlar gibi olmamız. Ve maatteessüf bunda büyük oranda başarılı da oldular. Bizim artık aynanın karşısına geçip, millet olarak kendimize “Sen kimsin?” diye sormamız gerekiyor. Şimdi sorunuzda etimoloji ile bir bağlantı istendiği için bir nebze zorlama olmakla beraber bir misal vereceğim: Evliyanın en büyüklerinden Ebu’l-Hasen el-Harakânî Hazretleri (kaddesallahu sırrahu) ile ilgili bir menkıbe vardır: Bir derviş, şeyh hazretlerini görmek ve onun müridi olmak için günlerce yol yürüyüp onun evine varmış. Kapıyı çalmış. Kapıyı şeyhin hanımı açmış. Dervişin şeyh hazretlerini görmek için geldiğini öğrenince, şeyh hakkında çok kötü şeyler söylemiş. Ezcümle, “bu adam, işe yaramazın biridir; bunca yolu boşuna gelmişsin” demeye getirmiş. Derviş bütün bu duyduklarına üzülse de şeyh hazretlerini aramaya devam etmiş. Nihayet onu ormanda bulmuş. Ama ne görsün: Şeyh, kestiği odunları, sağında ve solunda bulunan iki aslana yüklemiş; elindeki yılanı da kamçı gibi kullanıyormuş. Hayretten ağzı açık kalan derviş daha konuşmadan, şeyh hazretleri şöyle buyurmuş: “İşte gördüğün gibi evladım: Ben o hanıma tahammül ediyorum; Allahuteala da bu odunları aslanlara yüklememe müsaade ediyor.” Evet... Şimdi bu menkıbeden ne anladık? Sabrın, insanı keramete mazhar edecek kadar önemli olduğunu, değil mi? Doğru, ama aslında burada kelime kökeni ile alâkalı bir nükte de var. “Tahammül” kelimesi ile “yüklemek” anlamına gelen “hamletmek” kelimesi, birbiriyle akraba. Yani Harakânî Hazretleri, “hanımıma tahammül ettiğim için odunları aslana hamlediyorum” diyor. Demek ki biz; tahammül, hamletmek, hatta hamal, hamile, hamle gibi kelimelerin aynı masdardan geldiğini biliyor olsaydık, bu menkıbeyi muhakememizde daha bir yerine oturtabilecektik. Gördüğün gibi dilimiz, doğrudan akidemize uzanacak kadar mühimdir. Zaten Türkçenin, Kur’ân-ı hakîmden doğduğunu söyleyebiliriz. Bu bahsi kapatmadan önce son bir noktaya temas etmek isterim ki, az önce şeyh hazretlerinin hanımına tahammül ettiğine ilişkin bir menkıbeyi misal vermem, hanım kardeşlerimizi üzsün istemem. Bu meselede kadın veya erkek mevzu-u bahis değil. Beylerine tahammül eden hanımların sayısı, belki de erkeklerden fazladır. Bunu da belirtmiş olayım. 

S) Hocam araştırmalara göre, günümüzde bir insan ortalama 400 kelime kullanıyor günde. Twitter da bize 140 karakter biçiyor. Telefonlarımızda da kısa mesaj diye bir mevzu var. Yani, teknolojinin dilimize ve kelimelerimize olan etkisi nedir?

C) Evvela yanlış bilinen bir hususu düzeltelim: İngiltere’ye de, Papua Yeni Gine’ye de, Afrika’daki bir kabileye de gitsen; bir insan gündelik hayatını zaten 400-500 kelime ile sürdürür. Bu, normaldir. Neden? Çünkü gündelik hayatta kapı, masa, gel, git, nerede, burada, akşam, sabah gibi temel nitelikle birtakım kelimelerin ötesine pek ihtiyaç olmaz. Ancak bunun üzerindeki vokabüler, yani kelime hazinesi, yazılı kültürle ilgilidir. Yazılı kültür ne demek? Bir dilde şiirler, romanlar, hikâyeler, ilmi çalışmalar arttıkça, yani yazılı birikim arttıkça o dilin kelime hazinesi büyür. Ancak bu kadar çok kelimeye herkes vakıf olamaz. Sadece münevverler, yani entelektüeller olabilirler. Fuzûlî’nin bildiği kelime sayısıyla, o dönemde Kuzey Afrika’da yaşayan bir bedevinin bildiği kelime sayısı bir olabilir mi? Elbette olamaz. Dil âlimleri, Fuzûlî’nin 17.000 civarında kelime bildiğini tahmin ediyorlarmış. Shakespeare için de benzer bir rakam telaffuz ediliyor. Dediğim gibi, fazla kelime bilmek, okumuş olmanın alâmetidir. Ve fakat senin sorunda söylediğine şu noktada katılabilirim: Günümüzün yaşam tarzı, insanın kendini geliştirmesi ve ifade etmesinin önüne çok ciddi setler çekiyor. Neden? Çünkü günümüzde insan daha ziyade bir beden olarak tanımlanmış. Sen sadece bir bedenden ibaret olacaksın ki, birileri para kazansın. Fazla yiyeceksin, fazla içeceksin, markalı giyineceksin, porno seyredeceksin ki, bu sektörleri işletenler zengin olsun. Peki insanın sadece abartılmış ve manipüle edilmiş olan bedenî ihtiyaçları için yaşaması; sence ondaki ruhî inceliği, bediî değerleri, sanatkârane yönü, fikriyat gücünü, âtıl bırakmaz mı? Elbette bırakır. Günümüz insanı gittikçe daha az düşünüyor. Günümüz insanı kaba. Günümüz insanı sanattan bihaber. Günümüz insanı, özür dileyerek söylüyorum, bir hayvana veya robota dönmüş durumda.

YAZAR HAKKINDA
Erman Akmaz
Erman Akmaz
Samsun'da doğdu. İlköğretim ve ortaöğretimini Samsun'da tamamladı. İlim uğruna yuvasından uçtu, yollara düştü. Hala Gazi Üniversitesi'nde eğitimine devam etmekte. AGD Ankara Şubesi'nde Liseler ve İmam Hatipler Komisyonlarında yer aldı. Şuan ise AGD Tanıtım ve Medya Komisyonu'nda çalışıyor. Doğduğu yeri seçemedi, öldüğü yeri de seçemeyecek.
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN