FİKRİYAT

Bir Yolcudan Arta Kalan

Bir Yolcudan Arta Kalan
Uzun bir yolculuğa çıkanlar başlarına gelebilecek muhtelif zorluk ve sıkıntıları göze almak durumundadırlar. Özellikle de bu yolculukta atılan adımlar, yapılan yürüyüşler ve söylenen sloganlar mananın maddeye, araçların amaca, isarın menfaate dönüştüğü modern zamanda, hakikatin tezahürü için öğrenilen bir ilim içinse sıkıntılar ikiye katlanabilir. Zira ilim yoluna çıkanların, isteyişleri fiili, yalvarışları kavli gayeleri ise ulvidir. Yola çıkana ise yolculuk kolaylaştırılır. Çünkü çıkılan yolun, yolcuya olan müjdesi: peşinden gelecek zorlukların ve mücadelelerin sonucunun ilkin yapılan niyet gibi saf, temiz ve sahih olacağıdır. Bu nedenle Allah Resulünün “ilim yoluna çıkanların varacakları son durağın cennet bahçeleri olduğuna dair vaadi yolcunun en büyük azığı olmalıdır. 

Fikir, insanın toplumda var olma durumudur. İlimde fikri oluşturan tohumdur. Unutulmamalıdır ki toprağa iyi ilim atmayanın iyi fikir biçmesi beklenemez. Bu yüzden ilmin temelini iyi oturtmak herkes için şarttır. Bu yolda atılan her adım, akıtılan her ter ve duyulan her sızı kutsaldır. Sorun yaşamadan, göz yaşı dökmeden ve yemeden içmeden uykudan feragat edilmeden arzulanan bilgi hamdır. Zahmetlere katlanılmadan öğrenilen ve çilesi olmayan ilim ve fikirler iki kanatlı bir kuş misali ilk fırsatta uçup giderler hayatlarımızdan ve de zihinlerimizden.

Bizde bu yola çıkarken bunları göze aldık. Bizim bir an önce gelmemiz için gece vakti uykusunu bölüp, semaya açılan ellerini yaşlı gözleriyle dua da birleştirenleri gördük.  Tıpkı bizim gelmememiz için uykusunu bölüp saatlerce bir leş olmak uğruna planlar yapan insanları(!) gördüğümüz gibi. Fakat ne olursa olsun biz iyi insanların, iyi düşüncelerin ve “iyi duaların” gözle görülemeyen orduları olduğuna hep inandık. Sonuçta Allah'tan ümit kesilmezdi, böyle öğretmişlerdi. Kâh güldük kâh ağladık kâh sevindik kâh üzüldük ama her zaman istikamet üzeri gitmenin sevincini yaşadık. Mensubu bulunduğumuz cemiyet uğruna, alçakça yerlerde sürüklenirken de en önemli makamlarda bulunmanın gururunu yaşarken de biz hep bizdik.  Her zaman kutlu elçinin hitabına mazhar olmak için çaba sarf ettik. Yaşıtlarımızın zevk’u sefaya dalıp dünyanın hazzına vardığı zamanda kâinatın sahibinin evinde misafir olmanın hazzına varma telaşına düştük. Evet doğru demişlerdi elleri öpülesi hocalarımız. “Müslümanlar nerede toplanırsa, İslamiyet nerede dirilecekse orası Allah’ın eviydi. Ev sahibine düşen ise misafirine ikramda bulunmaktı. Allah'ın evine gelenler ise her zaman üç şeyle karşı karşıyaydılar: Allah yolunda edinilen salih bir arkadaş, öğrenilen hikmetli bir söz ya da Allah'ın katından bağışlayacağı rahmet. Öyle düşünüyoruz ki bu üç ikram da bize tattırıldı. 

Bizler bize sunulan ikramların afiyeti içerisindeydik, bizim için kolunda ki bileziklerini satanlara, bir genç daha şuurlansın diye cebinde ki on liranın beşini verenlere hatta bizim için zindan da Yusuf (a.s) ile aynı kaderi paylaşanlara belki hakkıyla teşekkür edemedik. Fakat bize çeşitli tanımlar biçen kibir kulelerine karşı da asa-yı musa gibi hep dimdik durduk. Evet. Anadolu gençliğiydik. Bazen de muhterem ölü yıkayıcıları.” Zaten onların kokuşmuş ölen kalpleri de hakikatin peşinden koşup, hakka bağlanan bizlerden başkası tarafından yıkanamazdı. Onlar kin kustukça, biz daha da ulvi hale geliyorduk. Mesajımız geçici ya da yıllık değil evrenseldi. İstiyorduk ki çağlar ve mekanlar üstü sönmez bir mananın koca bir evreni aydınlatan kandilleri bizi nurlandırdığı gibi kibir kulelerini de karanlıktan kurtarsın. Gençtik dolayısıyla acemiydik. Sanırım ahlak-ı nebinin niçin on yıl boyunca Mekke'de İslam’ı değil de insanlığı yaymaya gayret ettiğini atlamıştık. Bizim evrensel mesajımız insanlar içindi. İnsan olmayı beceremeyenlerde kendilerine yakışanı yapmışlardı. Birde cafcaflı cümleleri vardı. Kökümüzü kurutmuşlardı, bin yıl daha biz yoktuk buralarda! Komik değil mi? Neyse ki hakkın olduğu yerde batılın dudaklarından çıkanlar bir motto olmaktan öteye geçemiyordu.

Bir kere çıkmıştık bu yola. Bütün kâinatın verseler, verdiremezdiler bize mola. Dünyaya söyleyecek daha çok sözümüz, atacak çok adımlarımız, yapacak atılımlarımız ve en çok da hayallerimiz vardı. Bir de parası olmadığı halde fiyakalı ruhları olan bizler vardık. Varlığımız yetiyordu mazlumu umutlandırmaya, zalimi korkutmaya

                       ***

Velhasıl bizimkisi bir aşk hikayesiydi. İyisi de vardı kötüsü de bu hikâyenin içinde.  Biz ise daima iyiden ve güzelden yana saf tutuyorduk. Bizim çocukların aklıysa hikâyenin içinde yer tutup ana karakter olmadaydı. Yani hikâyeye heyecan katmada.  Zira o, öyle demişti. Heyecan, heyecan, heyecan... Tabi asıl amaçları dünya romanının seyrini değiştirmedeydi. Böylelikle bir yolcudan arta kalan aşk hikayesi, kendisini raflardan kaldırmak isteyenlere en büyük mesajını varlığıyla veriyordu. Bedenlerin öleceğini ama aşıkların ölmeyeceğini de hatırlı satırlarında haykırıyordu. Zira biz de ne şehadetler biterdi ne de şubatlar. Oysa ki bazıları şunu hep unutuyordu, şubat bazen 28 bazen 29 çekerdi ama onun bin yıl sürdüğüne kimse şahit olmamıştı.


Bizim çocuklar Fatih’tir, Selim'dir, Süleyman'dır; Şu mihrab Sinânüddin, şu minâre Sinân'dır; 

Haydi, artık uyuyan destanını uyandır! Yürü; hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın? Fatih’in İstanbul'u fethettiği yaştasın.


 

 

YAZAR HAKKINDA
Emir Eray Özay
Emir Eray Özay
Genç İstikbal Dergisi Yazarı
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN