DOSYA

'Bu Dert Beni İflah Etmez, Del'eyler'

'Bu Dert Beni İflah Etmez, Del'eyler'
Yanılgılarla yaşıyor insan. Yaşadı ve yaşayacak. Hayat başlı başına bir yanılgıydı belki de. Ve bu yanılgıdan uyanmak demek olan ölümü, uzak zannederek bir kez daha yanıldı. Yanılıyor ve yanılacak. Yaşamak, her şeyden çok ve her şeyden önce yara almak demekti. Hatta insan yara almaya gelmişti dünyaya, yaşamaya değil. Ama aldığı yaralar onu yaşatıyordu da. İnce ince sızlayan yerleri diri tutuyordu tüm vücudunu, ruhunu. Ama insan hep bu yaralardan kurtulmanın bir yolunu aramakla ömrünü tüketiyor ne hikmetse.

Ve o şifâyı hep yanlış yerlerde arayacak. Arıyor ve aradı. Şifâ, iç tesirlerle gelirdi oysa. İnsan ise onu hep dışardan bekliyor. Bu da büyük bir yanılgı. Şifâhâneyi hastaneye döndüren yanılgı. Asıl tedâviye alternatif, düzmece olana modern dedirten yanılgı. Lokman-ı Hakim'i, Lokman Hekime döndüren yanılgı...

Yalnız ismiyle bile insanı tedâvi edebilen şifahane kültürünü bırakıp, geldik hastane koridorlarına. İnsanın sağlıklı girip hasta çıktığı ruhsuz binalara. Şifayı verenin kim olduğunu unutup, duadan el çekip, bütün şifânın içinde barındığı bitkileri terk edip sarıldık ilaçlara, haplara, şuruplara. Yediğimiz gıdalar, soluduğumuz hava bizi o ilaçların içindeki suni tedâviye mahkûm ediyor da ondan sarıldık. Hastalığın da tedâvinin de üretildiği, insan eliyle yayıldığı dönemlerdeyiz. Aşikâr olan ise doğal beslenen insanın, doğal yaşayan insanın bu ilaçlara gerek duymayacağıdır. Ama biz alışmışız şehrin kargaşasına. Alışmışız koşturmaya. Bir şeylerden geri kalmamaya çalışmaya. Geri kalmıyormuş hissiyle kendimizi kandırmaya. Herkese faydalı olmaya çalıştığımızı iddia edip her geçen gün kendimizden bir parçayı kaybetmeye. Alışmışız ve görüyoruz ki artık kudurmuştan beteriz. Sapkınlıkta, haddi aşmada, taşkınlıkta zirveye oynuyoruz artık. Modern olanın bizi biz olmaktan çıkaracağını zamanında fark etmeliydik. İpimizi, iyiliğimizi istemeyenlerin eline vereceğimize ölmeliydik. Şu an, her şey için çok geç olmadan bir saniye öncesi belki. Belki de her şey için çok geç, bilmiyorum. 

Biz kadim ruhlu insanlarız. Biz modern çağa hapsedilmiş kadim ruhlu insanlarız. Alışamayız. Alışırsak beter oluruz. En beter oluruz. Alışmamalıyız. Alışmaya direnmeli ruhumuz. Yara alışımız bundan olmalı. Bu yaralar bizi inadına ayakta tutmalı. Diri tutmalı. Bizim ruhumuz eski, yaralarımız eskidir. Tedâvisi de eskidedir. Buyrun:

"Andolsun ki biz, Lokman'a "Allah'a şükret!" diye hikmet verdik. Kim şükrederse kendi iyiliğine eder. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övülmeye layıktır."

"Hani bir zaman Lokman, oğluna öğüt vererek demişti ki: "Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma, çünkü Allah'a ortak koşmak (şirk), elbette büyük bir zulümdür."

"Yavrucuğum! Haberin olsun ki, yaptığın bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kaya içinde veya göklerde yahut yerin dibinde gizlense, Allah onu getirir, mizanına kor. Çünkü Allah en ince şeyleri bilir, her şeyden haberdardır."

"Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Başına gelenlere sabret, çünkü bunlar, azmi gerektiren işlerdendir."

"Hem insanlara karşı kibirlenme ve yeryüzünde çalımla yürüme. Çünkü Allah övünen ve kuruntu edenlerin hiçbirini sevmez."

"Yürüyüşünde tabii ol, sesini alçalt, çünkü seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir."

Lokman suresindeki bu ayetlerde Allah'ın 'hikmet verdik' buyurduğu bir kimse olduğu için 'hakim' denmiştir Lokman aleyhisselâma. Lokman--ı Hakim. Aslında hekim denmesi de yanlış değil çünkü oğluna sakınmasını tavsiye ettiği şeyler en büyük hastalıklar. Reçeteyi de sunduğuna göre aynı zamanda hekim de diyebiliriz. Yani ab-ı hayatı bulduğuna veya üç bin beş yüz sene yaşadığına dair efsanelerle değil, oğluna verdiği bu reçeteyle hekimdir O. Bakınız ayetlerde geçen nankörlük, şirk, kibir, bağırıp çağırmak gibi şeyler insan için veremden tehlikelidir. Ölümden sonra toprak olup gitmeyeceğini bilen, hesap vereceğinin şuurunda olan ve burayı bir gölgelik olarak gören herkes için bu böyledir.

Değişen algımızı, yaralı ruhumuzu, kararan kalbimizi, perdelenen gözümüzü, bağlanan elimizi, tutmayan dizimizi, tutamadığımız dilimizi, bükülen belimizi, kırılan azmimizi, sönen ümitlerimizi, ağaran şakaklarımızı, bir türlü ağarmayan şafaklarımızı, körelen vicdanımızı, görülen görülmeyen günahlarımızı, hedefe varmayan yollarımızı, gecemizi günümüzü ancak sen hayra tebdil eyleyebilirsin Allah'ım. 

Allah'ım! Bizleri bu dişlilerin arasından sağ sâlim çıkar huzuruna…

YAZAR HAKKINDA
Nurullah Yağcı
Nurullah Yağcı
17 Temmuz 1993'te İstanbul'un Fatih ilçesinde, müftü bir baba ile ev hanımı bir annenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Karadeniz'in muhtelif şehirlerinde -sırasıyla Borçka, Hemşin, Ardeşen'de- ilk ve orta öğretimini tamamladı. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Şu an aynı üniversitede Hadis alanında yüksek lisans yapmakta. İnsanları, şiirleri, dergileri ve türküleri seviyor ..
YORUMLAR
zeki birbilen
15-04-2018 - 22:45
çok güzel bir makale oldu. nesillere rota çizilmiş gibi duruyor.
YORUM YAPIN