KÜLTÜR SANAT

Kelimelerim Cesaret Edebilseydi

Kelimelerim Cesaret Edebilseydi
Ela gözlerindeki çocukluk…

Annem bazı vakitler hiç gelmiyor yanıma, belki de sevmiyor beni. Allah’ım, bütün anneler bütün çocuklarını severken, benim annem niçin bazı geceler okşadığı saçlarımı sonraki bazı geceler yabancıymışım gibi görmezden geliyor, örtmüyor üzerimi? 

Çocuksun sen, nasıl anlatabilirim sana olanları diyor annem. Çocukmuşum, yaşımı soranlara sekiz demeyi öğrettiler. Zamana dair şeyleri pek anlamıyorum, mesela beş yüz kilo sene önce yaşıma yedi diyordum, acaba sene kilo muydu o? Pek cümle kuramıyorum, içimde hikayeler, şiirler biriktiriyorum ama ağzımı hareket ettirmek, ses çıkarabilmek çok zor geliyor. Adın ne, diyenlere E-la diyebiliyorum. An-ne, Ba-ba. Diğer kelimeler yürümeyi çok sevmedikleri için aklımda kalmayı tercih ediyorlar, yani aslında biraz da cesaretsizler, bu bizim sırrımız. Dış dünyadan korktuğunu söyledi bana mesela “seviyorum”, pembe bir elbisesi vardı üzerinde. Cesaret edebilseydi, dün gece annem hareket ettiremediğim kollarımla ona sarılma çabamı belki anlayacaktı; “Anne, seni seviyorum” diyecektim. Hatta belki “Neden böyle ağlıyorsun, neden bazen halının üzerinde uyuyorsun?” diye sorabilirdim de, ama olmadı. Hasta olduğumu biliyorum, diğer insanlar gibi yürüyemiyorum. Birisi yemek yedirirse karnım doyuyor, kollarım kasılıyor bir şey tutmaya çalıştığımda. Bazen galiba başka anneler de çok ağladıklarından dolayı yemek veremez çocuklarına, öyle zamanlarda gözlerimin önü simsiyah oluyor. Çok üzülüyorum, annem yerde yatarken ve değişik hareketler yaparken kolları ile bacakları, gözlerim simsiyah oluyor ve göremiyorum onu. Çünkü görünce dualar gönderebiliyorum Allah’a.

Şey, karanlıktan çok korkuyorum da. 

Babam seviyor ama, eminim. Yanımızda olamıyor sadece. ”Güzel Ela’m, sana oyuncaklar almak için çalışmak zorundayım, uzaklara gideceğim ama korkma sakın, en yakın zamanda geri geleceğim. Annen seni çok seviyor, her şey çok güzel olacak. Merak etme.” dedi giderken. Kelimelerim cesaret edebilseydi, “Oyuncak istemem, burada kal baba” diyecektim. Ama yapamadım yine.

“O-yun-cak… Oy…” diye çıktı ağzımdan, “Tamam kızım, söz alacağım sana” dedi, öptü ve gitti. Herkesin kelimeleri yürüyor, hem de karşılarındaki kişinin yüzüne tokatlar, tekmeler olarak çarpıyor. Ben görüyorum, annemle babam konuşurken böyle oldu iki bin dokuz bin beş on saat önce. Yanlış oldu galiba. Kaç saat önce bilmiyorum, ama kelimeler insanları dövüyor buna eminim. Ben sadece sevsinler diye konuşmak isterken, ne anneme ne de babama hiçbir şey söyleyemiyorum. Gitti benim yüzümden, yattım geceleri, sabahları kalktım. İlk başlarda annem beni seviyordu, yemek yediriyordu, mesela yumurtayı çok severim ve annem bana yumurta yediriyordu sabahları. Anneme, onu yumurtayı sevdiğimden beş kere on milyon tane fazla sevdiğimi söyleyemediğim için küstü bana, evet belki de o yüzden yere uzanıp uyuyor, bana yemek vermiyor. Babam ona oyuncak istemediğimi söyleyemediğim için gitti. Onun gidişi de benim yüzümden. Hasta olmasaydım, içimdeki şiirleri onlara söyleyebilseydim bana küsmezlerdi. Hatta belki üçümüz beraber bir parka gider, oyunlar oynardık. 

Saçları kahve, yüzünde kahır…

O kadar çok roman okumuş, öyle çok gecemi şiirlerle geçirmiştim ki; yirmi yaşında bir genç kız değil, “şehrin zarif ihanetlerine” yüz çeviren, küçük ve beyaz yumruklarıyla hayata meydan okuyan… Cümlenin devamını getirmekte zorlanıyorum şimdilerde. Hatıraların nostaljisi ile anlatmak istemiyorum lakin yaşadıklarımı. Duygularımın yavaş yavaş hafsalamdan silinişi, yaşadıklarımı betimlemek konusunda zorda bırakıyor beni, doğru ismi bulamıyorum o anki halim için.

Yirmi yaşındaydım, öğrenciydim, avukat olacaktım. Ancak âşık oldum ve olaylar apansız gelişti. Her aşkın kalbinde filizlenen; topluma ve yasalara aykırı kuralların esiri olmuştuk biz de. Herkese ve her şeye rağmen olmanın coşkunluğu ile, evet herkesi ve her şeyi göz alarak evlendik. Okullarımız yarım kaldı, iş bulduk, işten kovulduk. Taşlar taşıdı küçük ve beyaz ellerim, demirleri büktü esmer ve kocaman elleri.

İstanbul’da, düşününce film gibiymiş her şey, hukuk fakültesinde “Evet, isyan!” diye kol kola yürüyüşlerimiz vardı. Sakalları simsiyah. Hayır solcu değildik, sağcı hiç değil. O’nun başında olduğu bir arkadaş grubumuz, ergenlik heyecanları içinde hakikatin temsilcisi olma iddiasını korkmadan dillendirdiğimiz günler. Tüm cümlelerimiz aykırı, daima lanetlerken bir şeyleri… Yine karışıyor cümlelerim, toparlamak çok zor. Evet, çok kavgalar ettik. Seksen sonrası, herkesin sessizliği seçtiği vakitlerde bağıran olmak, radikal addedilmek için kâfi sebepti ancak biz yalnız ve haklı olmak, çok ve zalim olmaktan iyidir diyorduk.

Ancak okulu bırakmak zorundaydık çalışmak için. Sonra Ela doğdu, bir güneş gibi aydınlanacağını hayal ederdim eskiden hayatımın bir bebek gelince kollarıma. Çok güzeldi, gözleri yeşile çalıyordu. Ne kadar zorduysa onu büyütmek, benim ona bakmak için artık çalışamıyor oluşum; O’nun tüm heybetiyle ekmek parasını kazanıyor oluşu o kadar güzeldi. Aksaray’da hamallık yaparken, geceleri bizden müsaade isteyip odasında yazılar yazardı gazeteye. Ağır ve mermi gibi delişmen cümlelerle. Ona da yakışan buydu, doğruya ses olmak, eğilmemek, bükülmemek. Hayatımızdaki karanlığı, benim gittikçe dibe doğru inen ruhuma rağmen yırtmaya çalışıyordu. Yirmi üç yaşındaydı sadece, ama şiir gibi adamdı. Ne var ki gücüm tükeniyordu, artık okuyamıyordum O’nu.

Ela’nın adımları yeni ve çok minik, iki elinden tutmuşken biz, caddenin köşesinde koyulaşırken daha da gece, evet tam bu esnada tüm orkestra çığlık atıyor sazları ile beynimde, kocaman bir patlama sesi geldi. “Holdingin sana cevabıdır!” diye bağırdılar sonra. Yerel bir gazeteydi yazdığı, işçilerine maaşını ödemeyen patrona karşı, çalışanları kıyama çağırıyordu O. Yakışanı yapıyordu, ama Ela’nın minicik yüzünden akan kanlar ne kadar çirkindi. İlk gördüğüm oydu, yavrumun kanı. Sonra gözlerim karardı, uyandığımda yeni bir hayata başlayacağımdan habersiz.

O günün bebeğime hatırasına kısmi felç dedi doktoru. Nedir yani dediğimde, motor nöron harabiyeti ağırlıklı olmak üzere beyin hücrelerinde kayıp var,  diye cevapladı. Çok canı acıyacak mı diye korktum, sakince anlattığıma bakmayın. Bir senelik sessizliğimi parçalayan çığlıklar attım. Keşke acısaydı canı, üzülseydi. Ama süreç içerisinde, zihinsel gelişiminin de geri kalacağını öğrendik. Biraz avunur gibi oldum aslında, büyümeyecekse zihni belki anlamaz ne olduğu dedim. Konuşamıyordu, bilemiyordum yavrum ne halde. Yıllar geçti, kayıp yaşanan beyin hücrelerine inat çoğaldı yavrum, büyüdü. Ama ben tutamadım yeterince ellerini.

Tüfekten çıkan saçmalardan üç parça da benim nasibimeydi. Şiddetli baş ağrıları dışında bir sorunum yoktu başlarda. Sonraları, nöbetler geçirmeye başladım. Bir anda tüm vücudum kasılıyor, kendimi kontrol edemez oluyordum. Kendime geldiğimde hiçbir şey hatırlamıyordum o anlara dair. O’na sordum, ne oluyor bana diye. Önce tamamıyla bilincini kaybediyorsun, sonra ağlayışların başlıyor ve çocuğumu öldürdüler diye bağırıyorsun dedi. Her nöbetimde, zamandan kopuyor ve o ana dönüyordum. Kasılmalar, ağrılar, göz yaşları…

Eğer beni anlayabilseydi, Ela’ya onu çok sevdiğimi… Bu kelimeyi ne zaman söylemek istesem, ölüm gibi bir şey hissediyorum bedenimde, yün balyasının içinden bir kıymığın çıkması ama yünlerden onu ayıramamak gibi. Ela’ya onu çok sevdiğimi söylemek isterdim. Babasının onu çok sevdiğini. O’nu çok sevdiğimi. Tüm bunların, babasının dosdoğru bir adam olduğu için yaşandığını söylemek isterdim. Çalışmak için, başka bir şehre gitmek zorunda kalan babasının, giderken ne kadar zorlandığını, sabaha kadar kollarımda ağladığını, her şeye sebep olarak kendisini gördüğünü ve dilediği özürleri. Belki beni anlayabilir, bilmiyorum; eğer kelimelerim cesaret edebilseydi…

Ela’m, elimde ve zihnimde olmayan vakitlerim için beni bağışla. Doğruyu yaşamak istedik sadece. Bütün bu olanların ağırlığı için, bizi bağışla. 

 

YAZAR HAKKINDA
Fatma Hakkoz
Fatma Hakkoz
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN