DOSYA

Müfredatın Lekelediği Alim: Şeyh Said

Müfredatın Lekelediği Alim: Şeyh Said
George Orwell , ‘’Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altına almış olur’’ der. 

Eric Hobsbawm, ‘’Haşhaş tohumu nasıl afyon müptelasının hammaddesi ise, milliyetçi, köktenci ideolojilerin oluşmasında tarih aynı işlevi görür’’ der.

‘’Tarih gerçeklerden zarar görecek kimsenin kalmamasıyla gün ışığına çıkar’’ diye bir söz vardır ve İsrailli yazar Amos Oz da ‘’Gerçeği gerçekler tehdit eder’’ der.

‘’Geçmişini bilmeyenlerin coğrafyasını başkaları çizer’’ diye de bir söz vardır ve Mahatma Gandhi, ‘’Tarihin bizi donattığı kıt malzemeyle insanı yargılamayı kesinlikle reddediyorum.’’ der.

Biz biliyoruz ki her bilgi, beraberinde yönlendirilmeyi getirir. Hayatın her alanında bu böyledir. Sözlüklerden ansiklopedilere, google’dan ana haber bültenlerine değişmeyen bir gerçekliktir.  İnsanların fikri altyapısı; bilgiye karşı da olsa, bilgiye ulaşma ile ilgili bir çaba içerisinde de olsa içerisinde bulunduğu ülkenin resmi ideolojisi çerçevesinde şekillenir. Bu ülkeler parlamenter sistem ile de yönetilse, başkanlık yahut yarı-başkanlık sistemi ile de yönetilse mevzu bahis budur. Kitleleri yönlendirmede en etkili silahlardan biri de ‘’tarih’’tir. İnsanlara kimlikler dayatan, şanlı bir tarih dayatan, savaşım verilen ülkeleri terörist ilan ederken öte taraftan savaşlardan kahramanlar yontan, fetihleri işgal – işgali insani yardım olarak empoze eden barıştan uzak savaşların, kanların, zulmün tarihi. Savaşların tarihimizdeki yeri deprem ve doğal afetler içinde olması gerekirken, zaferler üzerine kurulu ve küçük yaşlardan itibaren kitlelere okutturulan, benimsettirilen tarih. Kimilerinin anlı şanlı diye baktığı tarihler, başka bir bakışla baştan aşağı suçlar silsilesi. Bu tarihte faşizmi övmek yasaklanırken, zulüm ve katliamı meşru kılmak adına okullarda çocuklara okutturulan tarih.

İkinci dünya savaşında ingiltere ve abd’nin hava saldırılarıyla katlettikleri sivillerin sayısı, Almanların öldürdüklerinden daha fazla iken tarihin kahramanı ve suçlusu başkadır. Bahsettiğimiz tarih ezilenlerin, sömürülenlerin tarihi değil; güçlülerin, para babalarının tarihidir. Kızılderilileri katleden beyaz adamın tarihidir.  Katledilen 500.000 Aborjinin değil, Avustralyalıların tarihidir. Ortadoğu’da ilkokul sıralarında yaşıtlarının ölmesi için dua eden İsrailli yavrucaklara öğütlenen, Türkiye’de küfür yerine kullanılan ‘’ermeni misin oğlum’’ bilincini oluşturan bu tarih; başka milletlerin yerine kendisini koymak ve empati yapacak olan kimselere ulusal kimlik duvarını ören aynı tarihtir.

Türkiye’de de durum bundan farklı değildir. 10 yılda 15 milyon gencin imal edildiği o dönemleri  şöyle anlatır: ‘’Atatürk bu fakülteyi (DTCF) tarih tezinde ileri sürülen görüşleri ispatlamak için kurdu (…) Açılışta ilk dersi, hatırlıyorum, Afet Hanım (İnan) verdi, Eski Etnografya  Müzesi büyük salonunda derste Atatürk hazır bulundu. ‘’ diye devam eder. 

Türkiye’de yaşanan tüm hadiselerin hakikatini, ancak öğretileni değil öğretilmeyeni, müfredatlandırılmış olan değil müfredata alınmayanı araştırma yapma olanağıyla öğrenme şansına sahip olabiliriz. 

Tarihimizde yaşanan çarpıtmalardan birisi de hiç kuşku yok ki ‘’Şeyh Said Ayaklanması’’ olayıdır. Bu konuyu biraz irdeleyelim:

Elbette ki bu bir kalkışma. Siyasi iktidara karşı, rejime karşı bir ayaklanma. Hal böyle iken siyasi erk’in meseleyi izah biçiminde Şeyh Said bir kahraman olamaz. Terörist ve hain damgası yemekten kurtulamaz. E tabi ; Atatürk yoktu düşman çoktu, Atatürk geldi düşmanı yendi.

Ders kitaplarından Şeyh Said Olayı: ‘’İngilizlerin kirli oyununun esiri olan Şeyh Said, Güneydoğu bölgesinde Kürt-Zaza nüfusu üzerinde etkili bir güce sahipti. İngilizlerin de kışkırtması ile birlikte Şeyh Said, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanarak bölgeye gönderilen askerlere saldırıp onları esir almıştır. Bu isyana İngilizler de Musul’daki çıkarlarını korumak amacıyla destek vererek bu kişilere silah ve mühimmat yardımı yapmışlardır. Şeyh Said ve taraftarları hilafet ve saltanat taraftarı oldukları için cumhuriyet yönetimini istememektedirler. Yapılan bu ayaklanma, zaten yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni önemli ölçüde yıpratmış, Musul sorunu konusunda yeterli hassasiyet gösterilemeyerek bu bölge İngiltere’ye kaptırılmıştır. İsyanın sonucunda Türkiye Cumhuriyeti, henüz çok partili döneme geçişin mümkün olmadığını anlayarak doğu illerinde sıkıyönetim ilan etmiştir. Bu isyana katılan ve isyanı çıkaran kişiler ise İstiklâl Mahkemelerinde yargılanarak cezalandırılmışlardır.’’ diye yer bulur. Asıl anlatılmak istenen Musul ve Kerkük’ün, bu ayaklanma sebebiyle kaybedildiğidir. 

Her ne kadar mesele böyle izah edilse de Musul ve Kerkük, Lozan’daki başarısızlık neticesinde kaybedilmiştir. Bunu da direk İsmet Paşa’nın sözlerinden anlıyoruz ki Lozan görüşmelerinin başladığı sıralarda 27 Kasım 1922’de “Türkiye fakir bir ülke; Musul petrollerinden pay istiyoruz.” derken tam 30 Ocak 1923 tarihinde ise ‘’Şimdi hallolunacak şudur: Fasıla vererek Ankara’ya gelmek, vaziyeti bir müddet muallak bırakmak yahut Musul’dan feragatle başlayarak yeni bir sulh imkânı aramaktır. Ben Musul’dan feragat ederek sulh imkânı aramak fikrindeyim.” demiştir. Musul’da yaşayan Türkmen nüfusu için azınlık hakları dahi elde edememişti.

Şeyh Said’i kürt devleti kurma ile itham etmek de yine en büyük yalandır.  Hatta Ergani’nin bazı türk tasavvuf erkanı bu mücadelede kendisine yardımcı olurken İttihatçılarla kurdukları iletişimle sekülerleşen hiçbir kürt aile Şeyh Said’in yanında yer almamıştır. Zira onun kimliği İslam’dır.   İçerisinde bulunduğu dönemin Şeyh Said’e yüklediği sorumluluk anlaşılmadan bu mesele anlaşılamayacaktır.  Batının, batıcılık fikriyatının ortaya koymuş olduğu değerler üzerinden bu mücadeleyi anlamak mümkün değildir. 

Diyarbakır’da İstiklal Mahkemelerine çıkarılınca kendisini azmettiren birisinin yahut bir ilhamın gelip gelmediği sorulunca kendisi ‘’Haşa ilham gelmedi. Kitaplarda gördüm ki, imam şeraitten saparsa isyan vaciptir.’’ cevabını vermiştir. Zafere ulaşıp ulaşmama durumu söz konusu değildir ve isyanı kuşanmanın birinci mesele olduğu bir dönem; hilafetin kaldırıldığı, medreselerin kapatıldığı, yayın organlarının toplumun inancına hakaret ettiği bir dönemde mücadele şeriat mücadelesiydi. Şeriat, adalet demekti. Kayıp olan adaletin mücadelesiydi. İngilizlere peşkeş çekilen Musul ve Kerkük için bir sanık aranıyordu, yani bir düşman ve de o kişi Şeyh Said olarak tarihe geçmişti. Zulmün hüküm sürdüğü topraklarda  ‘’Cihad’ın en hayırlısı zalim hükümdara karşı hakkı haykırmaktır.’’ Peygamber sözünü kuşanmanın tarihteki karşılığı şerefli bir ‘’hainlik’’ olacaktır. Gerisi zaten yakışıkalmaz. 

 

ÖNCEKİ YAZI BİR TUTAM YORGUNLUK
YAZAR HAKKINDA
Abdulkadir Karaduman
Abdulkadir Karaduman
Türkiye'de Cizreli, Dünyada Gazzelidir ve de tüm dünyanın, inananların ortak vatanı olduğuna inanır. Şahadet eder ki; dünyanın öte ucunda bir insanın yediği yumruğu kendi suratında hissedenler, işte onlar müstesna...
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN