GELİŞİM

Sevda Yüklü Kervanlar

Sevda Yüklü Kervanlar
Bağdat’ta kaldı aklımız. Sevda yüklü kervanların yolu Bağdat’tan geçerdi. Medeniyetin başkentinden, acının başkentine dönüştürülen Bağdat’tan. Yazık ki şimdi uzaklardayız. Medeniyetimiz işgal edildi. Kendi öz vatanımızda tabelalara yabancı, boynu büküğüz. 

Kederlenmemek için hiçbir gerekçe yok. Nerede İbn-i Sina, nerede Gazali, nerede Ömer Hayyam ve nerede mekanik ve sibernetik bilimlerinin atası Cezeri? Mevlana nerede? Bağdat’ı kaybettik. Oysa “sora sora Bağdat bulunur.” sözü dillerimize pelesenk. Peki, soruyor muyuz? Bizler yitik bir medeniyetin çocukları olarak arıyor muyuz kaybettiklerimizi? Bir zamanlar sınır tanımayan zenginliklere sahiptik. İstanbul’dan Bağdat’a yol akardı, otobüs kalkardı, hızlı tren vardı. İslam Medeniyeti, Mezopotamya’dan Balkanlar’a bir ırmak gibi uzanırdı. Bu ırmak ki uğradığı ovayı yemyeşil, ormanı gür kılıyordu. Suyundan içene şifa, üzerinden geçene ferahlık veriyordu. Sonra yolunu kestiler, ırmak kurusun diye her türlü dümeni çevirdiler. 

Bizi birbirimizden koparan nedir? Bizi kitaba yabancı, kardeşimize asi, Batılıya hayran, ilme üryan, şiire düşman, kuzuya kaplan eyleyen nedir? Sevda nedir? Doğru sorular ulaştıracaktır bizi menzile. Bitkin düşmeden önce, heybemizdeki son azık tükenmeden yetişelim menzile. Dinleyelim birbirimizi. Dinleyelim ki herkes ve her şey susmadan önce kıymet bulsun sözcükler. Boşlukta sallanan cümleler darağacında sallanan kaç umut, yargısız infaz edilen kaç temennidir? Düşünelim. Düşünmek ki insanı anlamlı kılar, eşrefliğini kavratır ona. Düşünmek, hakikati bazen bir muğlaklıkla bazen de apaçık sunar insana. 

Bizim işimiz kâinatın sırrına vakıf olmak değildir. Kâinatı var edene teslim olmaktır bütün yapacağımız. Sırra vâkıf olunabilir mi hiç? Olunabilecekse buna sır denilir mi o vakit? Arayış ise insanın fıtratı gereği vardır. Hakikatin peşinde olmaktır arayış. Gerçek arayıştan bahsediyorum. Masadan düşen silgiyi de ararız evet, fakat bahsettiğim bütün arayışları aşkın bir arayış. Biraz daha soyut olandan bahsediyorum. Uyku kaçıran, rahatsız eden, her an göçüp gitmeye hazırmışçasına tetikte bekleten bir eylemden söz ediyorum. 

Şimdi sizi aramaya davet ediyorum. Sevda yüklü kervanları arayıp bulalım. Onlara kendimizi soralım. Onlara bir aynaya bakar gibi bakalım. Onlara soralım; İngilizce tabela farz mı? Arapça bizim neyimiz olur? Mülteci mi, muhacir mi? Ana haber izlemeden haberdar olunamaz mı? Sigortalı bir işe girmeden âşık olunamaz mı? Zulmün olduğu yerde devlet var mıdır? Tarih ekranda gördüğümüz müdür? Bir ayağı çukurda olanın öteki ayağına çelme takmak insanlığa sığar mı? 

Tutalım yakalarından ve sarsalım sevda yüklü kervan yolcularını. Bize de öğretsinler bildiklerini, bizi de katsınlar kervana. Bırakmasınlar bu sürgünlükte. “Göçtü kervan kaldık dağlar başında” nakaratını haykırdığımız yetti. Vuslat gelsin de bulsun bizi ya da ayaklarımızı kanatarak biz yürüyelim ardından. Medeniyetimizi geri alalım, şehirlerimizi geri alalım, idraki demir parmaklıklardan kurtaralım. Sonlandıralım tarihimizin ekranlardaki tutsaklığını. 

Bizleri ölü sevicilikle suçluyorlar. Haksız da sayılmazlar. Dikkat edin; koca bir kentin en canlı mekânları mezarlıklardır. Bütün çiçekler orda toplanmıştır. Bir ölüye çiçek sunmak, avuntudan başka ne ki? Oysa dirilerden esirgedikleri kadardır insan. Emanetçisi olduğumuz yeryüzündeki bütün diriler için ne yapıyoruz? Çocuklarımıza nasıl bir memleket bırakacağız? Esasında insanımız sever de belli edemez sevgisini. Her baba nasırlı ellerinin çatlaklarında söyleyemediklerini saklar. “Seni seviyorum” cümlesi ancak mezar taşını okşarken çıkıverir dudaklarından yanağından süzülen bir damla gözyaşıyla birlikte.

Şairin dediği gibi: “biz şarklıyız, uzaktan sevmelerde birinciyiz” Geriye dönüp baktığımızda tarihimizdeki herhangi bir ayrıntıyı özlemle anarız, düşüncenin haline ağlarız uzaktan, bir evsize kederle bakar gözlerimizi bulutlandırırız, topal bir kedi gördüğümüzde içimiz parçalanır. Bütün bunlar olur ama uzaktan. Yanına yaklaşmayız acının, ona dokunmaktan imtina ederiz. Çünkü yanmaktan korkarız. Peki; sen yanmazsan, ben yanmazsam… devamını biliyorsunuz. 

Geçmişe özlem duyuyoruz. Saplanıp kalırız bir ayrıntıda. Putlaştırırız onu farkında olmadan. Cümlelerimiz birbirine benzer. Hep aynı şeyi özler, aynı sözleri söyleriz. Oysa düşüncenin haline ağlamak yerine onun geleceği için çalışmalı, yitirdiğimiz şeyleri geri kazanmak için emek vermeli, yol ise yürümeli, dağ ise aşmalı, vadi ise geçmeli… 

Sevda yüklü kervanlar bahsi, yüreğimin derinliklerindeki ses. Kelepçesiz, parmaklıksız tutsaklığın söylettiğidir. Bir gün varacağız, inanıyorum. Kervana katılacak, bizden çalınanları geri alacağız. Bütün kuşları kafesten, zambakları gürültüden, atları hipodromdan, kıyıları şezlonglardan, otoyolları dinlenme tesislerinden, köprüleri geçiş ücretinden, şehirleri gökdelenlerden, kaldırımları ranttan, gökyüzünü savaş uçaklarından, bayramları beş yıldızlı tatil planlarından kurtaracağız. 

Sora sora bulalım Bağdat’ı. Soralım ki bulalım. Arayışımız kutlu olsun, yollar yar olsun… 

Arayanlar için;

Lal Masallar – Murathan Mungan 

Semerkant – Amin Maalouf 

 

 

YAZAR HAKKINDA
Selam Yağmur
Selam Yağmur
Lisans eğitimini 2016 yılında Hacettepe Üniversitesinde tamamladı. Edebiyat okumayı istedi ancak puanı fazla kaçırınca mahalle baskısına maruz kaldı. "Edebiyat karın doyurmaz" kabulünün kurbanı oldu. Direniyor..
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN