DOSYA

Ah Ayrılık, Yaman Ayrılık…

Ah Ayrılık, Yaman Ayrılık…
“Biz çok akıllı çok zeki olduğumuz için burada değiliz. Açıkçası çok büyük illim sahibi olduğumuz için de burada değiliz. Biz, Allah bize burada olmayı nasip ettiği için buradayız” dediğinde liderimiz, o gece uzun uzun düşünmüştüm bu mevzuyu.  Birçok kez kırılma anı yaşayan teşkilatımızın bünyesinde, halen yoğun bir mücadelenin içerisinde olmak, gerçekten de büyük bir nasibin neticesiydi. Hamdolsun bu nasibi verene, şükürler olsun bu yol üzere devam ettirene…

Malumunuz camiamızın yaşadığı en büyük kırılma iki binli yıların başında yaşandı. Bizim üniversite eğitimi aldığımız yılardı. Kanımızın en deli aktığı yıllar. MGV çalışmaları için bir yerden başka bir yere adeta uçarak geçtiğimiz, yorgunluk bıkkınlık nedir bilmediğimiz zamanlar. Böylesi bir bölünmeyi yaşamak için ideal, meseleleri anlamak içinse çok erken yaşlardaydık. Yaşamak için ideal zamanlardaydık çünkü koşturmaktan fitneye maruz kalmaya fırsat kalmıyordu. Anlamak için ise erken yaşlardaydık çünkü tecrübemiz, bilgi ve birikimimiz bu mevzuları anlamak için yeterli değildi. İnanın üzerinden on beş yıldan fazla geçti, o döneme ilişkin bazı şeyleri daha yeni yeni idrak edebiliyoruz.

Bölünmenin temelinde yatan sebeplere değinmeden önce bazı tespitleri yapmamız icap etmektedir. Nedir bu tespitler? Ülkede herkes için adalet diyen, ahlakı önceleyen, halkına hizmeti hakka hizmet olarak niteleyen insanların iktidarı her şeyi altüst etmiş, beş bin yıllık planları olanlara uykusuz nice geceler geçirtmişti. Ülke içerisinde sömürü sisteminin sahipleri tezgâhlarını kurmuşlar, milletin emeğini, alın terini sömürmekten bir lahza vazgeçmiyorlardı. Anketler adeta çıldırmış, Milli Görüşe yüzde kırkların üzerinde teveccühü gösterir olmuştu. Şer odaklar ne yapacağını bilemiyor, hamle üstüne hamle yiyorlardı. Parti kapatmaların, siyasi yasak getirmelerin yaklaşmakta olan devrimi engelleyemeyeceği ortadaydı. Daha etkili bir çözüm bulmalıydılar, meseleyi kökten halletmenin yoluna bakmalıydılar ve maalesef tam anlamıyla böyle yaptılar…

Hak-Batıl mücadelesi ilk insanın yaratılışından kıyamete kadar sürecek bir mücadeledir. Yeryüzüne kimi zaman hakkın temsilcileri hâkim olmuş, yeryüzü huzur ve barış yurdu olmuş, kimi zaman da batılın temsilcileri hâkim olmuş, yeryüzü insanlığa tüm genişliğine rağmen dar gelecek zulüm yurdu olmuştur. Hakkın temsilcileri idareyi ele aldıklarında insanlara adil davranmışlar, kimsenin hakkına tecavüz etmemişler, af yolunu tercih etmişlerdir. Efendimiz a.s.’ın Mekke’yi fethi, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi buna örnektir. Fakat batılın temsilcileri idareyi ele aldıklarında bu durumun tam tersi olmuş, eskiye ait ne varsa hepsini talan etmişler, yok etmişler, insanlara kıymışlardı. Kudüs’ün haçlıların eline geçmesi, Irak’ın Amerika’nın eline geçmesi de bu duruma örnektir.

Ülkemizde de, Refah-Yol iktidarının son bulmasıyla idareyi eline geçiren sömürü sisteminin sahipleri tabiri caiz ise on bir aylık efsane iktidar döneminin tüm birikimini çok kısa bir zamanda talan etmiş, bu iktidarın hizmetkârlarının başına olmadık işler açmışlardı. 28 Şubat post-modern darbesi ile bir camianın üzerine çullanılmış, adeta yaptıkları çalışmalar burunlarından getirilmişti. Gözaltılar, tutuklamalar, yasaklar, psikolojik baskılar ve daha neler neler. Birkaç yılda insanlar bezdirilmiş, on bir aylık huzur ve saadet döneminin acısı bilfiil Milli Görüşçülerden çıkartılmıştı.

Şimdi şu soruları sormak lazım, halkına hizmet etmek için gece gündüz çalışan bir anlayışa bunca eziyetin âlemi neydi? Bu insanların ülkesi ve milleti için yaptığı onca şeyden sonra, başına gelenler hangi akla, hangi vicdana sığardı? İşçisine, memuruna, emeklisine, asgari ücretlisine yüzde yüzden fazla zamlar vermiş, ilk kez ülke tarihinde denk bütçe yapmış, rantiyeye akıtılan kaynaklar kesmiş ve bu kaynakları milletine çevirmiş, dünya müslümanlarını birlik olmak üzere ilk defa bir araya getirmiş ve bunun gibi daha onlarca efsane hizmet yapmış bir iktidarın tüm bu hizmetlerine karşılık gördüğü muamele bu mu olmalıydı? 

Elbette hayır. Fakat daha sonraları anladık ki, bütün bu baskı ve zulümler, şuurlu müslümanları sağcı muhafazakârlar yapmak içinmiş. Milli Görüş bölündükten sonra kendisini merkez sağın temsilcisi olarak niteleyen tarafa geçenlerin sayısı bu tespitimizin haklılığını ortaya koymuştu. Camianın ekseriyetinin “gömleği çıkardık” diyerek, bir kısmının “Milli Görüşe yaptırmıyorlar” diyerek, bir kısmının “bu iş Amerika’sız olmayacak, anlaşalım” diyerek saf değiştirdiğine şahit olduk. Herkesin kendince bir bahanesi vardı elbet, lakin bizler biliyoruz ki içeriden gelen ve bir türlü dillendirilemeyen gerçek bahane ise “artık bu baskı ve zulümler bir son bulsun” idi. 

Bedel ödemek, peşinden gittiğimiz yolun genlerinde var. Güllük gülistanlık bir yol değil bizimkisi. Çile var, zorluk var, sıkıntı var. Yoksa kâinatın efendisinin Mekke dönemi çok daha farklı olurdu, öyle değil mi? Bizden istenilen zaten zor zamanlarda mukavemet göstermek değil mi? Sıkıntı anlarından sabretmek, çetin imtihanlara muhatap olmaktan dolayı şükretmek değil mi? “Benim davamı, beni liderimi Batı sevmiyor, Amerika sevmiyor, o halde en büyük şahitlik düşmanın şahitliği” diyerek liderinle birlikte bedel ödemeye razı olmak değil mi? Yoksa sıkıyı gördüğün anda topukların üzerinde gerisin geriye kaçmak mı? Hepimiz bize yapılan tekliflere vereceğimiz tepkilerden hesaba çekileceğiz… 

“Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır” buyuruyor Efendimiz (a.s.) bir hadisinde. Milli Görüş camiasının yaşadığı en büyük bölünmenin ardından bugün on beş yıldan fazla geçti. O gün D-8 İslam Birliği projelerini konuşurken bugün Halep üzerinden Sünni –Şii savaşı başlamasın diye dualar ediyoruz. O gün havuz sistemi ile elde edilen 35 milyar dolarlık ek kaynakları konuşurken, bugün son on dört yılda faiz adıyla rantiyeye ödenen 700 milyar liraları konuşuyoruz. O gün işçiye, memura, emekliye verilen zamları konuşurken bugün geçim sıkıntısı yüzünden her yıl binlerce kişinin intihar ettiğini konuşuyoruz.  Ne hazin…

Bizler biliyoruz ki bu ayrılık öncesiyle sonrasıyla büyük bir planın tezahürüydü. Yeni dünya düzenin devam etmesini isteyenler, yeni bir dünya kurmak isteyenlerin yolunu şaşırttılar. Bugün ifade ettikleri gibi onları kandırdılar, aldattılar ve dönüşü olmayan bir yola soktular. O gün çok iyi niyetlerle yola çıktıklarını ifade edenler, sadece bir camiayı bölmekle kalmadılar, kendi içlerinde de birbirlerini, yola çıktıkları arkadaşlarını ve örgütleri de yediler, bugün “tek başımıza mücadele ediyoruz” diyorlar. 

İşte böyledir, şuur bir işin sonucunu düşünerek hareket etmektir. Allah’ımızdan niyazımız o dur ki, bize şuur ihsan eylesin. Nasibimizi daim eylesin. Tarafımıza bahşedilen bu büyük nasibin değerini bilenlerden ve hakkını yerine getirenlerden eylesin. Bir bölen olmaktan, o bölenin arkasında saf tutmaktan cümlemizi muhafaza eylesin. Ves’selam…

YAZAR HAKKINDA
Fatih Tutkun
Fatih Tutkun
1981 Karabük, Safranbolu doğumlu. Ortaöğretimi Safranbolu İHL, liseyi Karabük İHL'de okudu. 1999'dan beridir Antalya'da yaşıyor ve bu şehri çok seviyor. AGD Antalya Şubesinde Tanıtım ve Medya Komisyon Başkanlığı vazifesidir. Özel bir şirkette muhasebe ve finans müdürü olarak iş hayatına devam ederken evli ve üç evlada babalık görevini ifa etmektedir.
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN